karşılaştığınız bir ölümün henüz ikinci gününde yazılmış bir veda yazısıdır. bu yüzden ne kadar uğraşsa da samimiyetini size kanıtlayamayacak; oturup üzülmekten başka bir işi başarmış herkes gibi yazarı hakkında da şüpheler uyandıracak. bugüne kadar birilerinin peşinden sanki kapıda hazırmışçasına hızla becerikli eserler verebilenlere öyle ağız dolusu küfretmişimdir ki sizi de anlayışla karşılayabilirim.
ayrıca bir kaybın arkasından konuşuyor olacağından ne dese yalan olacak. ondan bahsetme vaadi altında kendisini tamir edecek. derdini dökecek belki. kendini haklı çıkaracak. bilmiyorum,bu konuyu uzatmak istemiyorum hiç.
“celal ölmüş”
“bizim celal”
haberi celal’i tanıyanlara böyle verdim.
arasına “hangi celal” sorusu girmiş iki cümlede üç koca üzüntü olur muymuş; ölüme mi üzülürsün, bunu uzakta öğrenip -mişli geçmiş zamanla rivayet ettiğine mi yanarsın yoksa her "bizim" deyişinde biraz daha öfkelenmeye mi ? sanki bu üçü birbirlerinin omzuna kollarını atmış, önümüze gelene bir tekme olmuşlar. darbeleri patlatıp duruyorlar.
ama kime?
harika bir soru. yazının sonunda anlayacağımızı umuyorum. burasındayken ancak haberi verdiklerimi suçlamayı başarabilirim ki o da beş kuruş işe yaramaz.
onunla ilgili anlatacak daha pek çok hatırası, sırrı, itirafı olanlar varken pek öyle can ciğer dostu gibi bilinmeyen benim arkasından bir şeyler söyleyişimi garip bulanların da yazının sonunda aradıklarını bulacaklarını umarım.
yaklaşık iki yıldır, bakırköy’de öğrendiklerimi veya tanık olduklarımı uygulama fırsatı bulduğum adana ruh sağlığı hastanesindeyim. meslekten ziyade kimlik, doktorluktan ziyade şamanlık, yöneticilikten ziyade annelik, ferahlıktan ziyade huzursuzluk, kazançtan çok kayıp içeriyormuş gibi duran bu işi yaparken ortaya çıkan utku’nun hamuruna bakırköy’den kimlerin mayasının karıştığını arayıp bulmak bana çok keyif verir. mevcut psişesiyle artık paralel bir evrene geçmiş ordan bana direnen bir hastayı bile ikna etmeden ona müdahale edemediğimi fark ettiğim zamanlarda sakalı ve piposuyla ve yanında gezen kısa pantolonlu meltemi ile hep kaptan hadoka benzettiğim serhat çıtak aklıma gelir gülümserim, insanlıktan çıkmış gibi durduğu için insanlıktan çıkmış muamelesi yapılan hastaların tüm anayasal haklarını, o ana kadar görmezden gelmeye meyilli servis ekibime hatırlatırken ve herkese karşı saygıdeğer davranmanın herkesi ne kadar saygıdeğer hale getirdiğini hatırladığımda niyazı uygur’a teşekkür ederim, ayla yazıcı zaten tahammül edemediğim her ruh sağlığı meselesine karşı inatla proje, fikir üretirken o meşhur laz damarıyla destek verir.
“bizim” ön eki almanın herkesin anlayabildiği gerçek bir anlamı olduğu zamanlarda, henüz birinci yılını doldurmuş bir psikiyatri asistanıyken çözemediğim bir hasta vardı. biz karşılaşana kadar antisosyal diye savuşturuluyordu poliklinikte. bana öyle gelmiyordu, sanki çok üzgün gibiydi ama depresyonu da yakalayamıyordum; sürekli birilerini yaralıyor, şartlı tahliyedeyken yine birilerine saldırıyordu. dediğine göre sadece bu hastanenin yeşilliğinde biraz huzur buluyordu. tekstilde işçiydi ve ben -ustalarına saldırmasın diye- ona sürekli rapor veriyordum ama hiç kullanılıyormuşum gibi gelmiyordu. benden istediği şey beni hiç rahatsız etmiyordu ama ona ne vermem gerektiğini bir türlü bulamıyordum. bildiğim tüm ilaçları kullanmanın bir işe yaramadığını gördüğümde şaşıracak kadar gençtim. uzmanlarımızdan birini çağırdım, tanıda yardımcı olması için. ikinci dakikada kavga etmeye başladılar, üçüncü dakikada adam odadan çıkıp gitti. bir daha gördüğümde intihara kalkışmıştı. başaramayınca bana gelmek dışında bir şansının kalmadığını söyledi; acilde nöbetçiydim, celalle birlikte idik, onu neredeyse hiç tanımıyordum, yardım istedim. nöbet tutan ekibin bir paravan arkasına gizlendiği, bankonun arkasına siper aldığı, odalardan birbirine kaçarak can pazarı yaşandığı, kavgası, delisi, psikopatı bitmeyen bakırköy’ün eski acilinin gürültülü odalarından birinde, on dakikalık bir görüşme yaptı. ikinci dakikada o güne kadar öfkeden ve minnetten başka yüzünü görmediğim adam ağlamaya başladı, babasının kendisini nasıl dövdüğünü, üstelik çocukluğunda değil yakın zamana kadar buna devam ettiğini, sadece dayak değil işkence şehvetiyle yaptığını sarsıla sarsıla anlattı. celal heykel gibiydi. şefkati, sakinliği, koruyuculuğu o kadar gerçekçi, dahası o kadar dokunaklıydı ki aslında ben gözümün önündeki adamı görmeyi başaramamıştım. tek bir hareketiyle hastaneye yatmaya ikna etti. yalnız kaldığımızda ben arkadaşını savunur gibi “bu adam antisosyal değilmiş, değil mi, yanılmıyorum” diye sorduğumda “kronik travmaya bağlı kişilik değişikliği” demişti. “istersen beraber takip ederiz”
ben, takip etmedim. o hep edermiş meğer.
peşinden kimdir bu celal yahu diye soruşturduğumda, burada tekrarlamaya gerek görmediğim seceresinden haberdar oldum. onun, hekimliğin kulaklarını ellerinle kapatıp “dinlemiyorum lalalalalalala” diyerek vahşete sırt dönmenin en kârlı karşılığını verdiği yıllardan son gününe değin çok uzaktaki çığlıkları bile duymak için tasarlanmış olduğunu anladım böylece. sanırım bu yüzden sıklıkla onun da çığlık atması gerekiyordu. bakın bunları tam anlamıyla ayırt edemeyip bir kısmını söylenme gibi algılamış olabilirim. celal beni çok severdi, umarım bu yanlış anlama yüzünden benim de onu ne kadar çok sevdiğimi ıskalamamıştır.
rengini, armasını bir türlü bulamadığım ama altında onunla beraber toplanabileceğimizden emin olduğum şu “insanlık bayrağını” taşıyarak bu işi yapmaya çalışırken, bir odada bir hastayla işte o kan revan hikayesinde sükunetle durarak tamir etmeye uğraştığım, o insan kalbinden insan kalbine pasaportsuz gidilen tek yolun dokunaklı rüzgarı eserken, arada celali, o adamı, o acil odasını hatırladığım zamanlara, daha da çok onun keskin kulaklarına güvenmezsem ikimize de haksızlık ederim. kesinlikle anlamıştır.
burası, durup “ben duydum mu acaba” dediğiniz yer. ondan ben de durayım dedim.
adanada son bir aydır aralıksız yağmur yağıyor. çamuruyla, gürültüsüyle, yapışkanlığıyla böylesine sinirimi bozacak yağmur düşünemezdim ama aslında adana ile ilgili ilk anım da yağmur üzerinedir: henüz on yaşında bir çocukken okuduğum muzaffer izgü’nün adanada geçen yaşam öyküsünü anlattığı “zıkkımın kökü”nde yine böyle bir yağmur vardı. haftalarca süren yağmur en sonunda muzoların derme çatma evini yıkıyordu; gece gürültüyle uyandıklarında yataklarından sokağı görmenin dehşetini yaşıyorlardı. o sırada muzo da en sevdiği çiçekli yastığını sele kaptırıyor, sonrasında hep onun okyanuslarda özgürce yüzdüğünü hayal ederek teselli buluyordu. evlerini yeniden kurarken bütün aileyi bir arada tutan babasının sonsuz iyimserliği, şarlatanlığı oluyordu. bu tatlı hikaye bile yağmuru gözümde sevimli hale getiremiyordu ve ortada iyimser olmak için pek bir neden göremiyordum. bu yüzden ölüm haberini aldığımda ilk iş bunu yağmura bağlayıp ona küfrederek veya çocukça “yerine ölerek insanlığa iyilik yapacaklar”ı sayıp kendimi oyalayarak karşıladım.
yine o sabahın önceki gecesinde, bu işlere pek meraklı bir arkadaşım yüzünden bir mücevher dükkanında vakit geçirmek durumunda kaldım. gitmişken biraz öğrenmek istedim; elmasla pırlanta arasındaki fark neydi, değerli taşlar nelerdi ve neden değerli sayılıyorlardı ? şaşırdığım ilk şey, değerli taşların aslında sadece az bulunduğu veya takılarda işe yarar olduğu için değerli olmadığı, tıpkı taksi plakaları gibi birilerinin uydurduğu bir pazarda para ettikleri için değerli olduğu idi. sonra finansal sisteme hala şaşırmama şaşırdım. daha çok şaşırdığım şey ise karat (ya da kırat fark etmiyormuş) denen ölçü biriminin keçiboynuzu çekirdeğinden türetilmiş olmasıydı. ölçü birimlerinin standartize edilmediği yıllarda doğada hemen hep aynı ağırlıkta bulunan keçiboynuzu çekirdeği kullanılırmış, bu çekirdek tüm suyunu kaybettiği ve neme karşı çok dayanıklı olduğu için neredeyse hep aynı ağırlıkta olurmuş. daha sonraları 0.2 gram kabul edilecek bu çekirdeklerin onaltı tanesine "bir dirhem" denirmiş ve alıcı eğer iki dirhemlik mücevheri bir kerede tarttırabilecek kadar itibarlı (ensesi kalın) biriyse satıcı bir çekirdeklik malı da ikram için eklermiş ve evet bu deyim buradan gelirmiş.
uğruna bir kıta dolusu insanın perişan olduğu şu “değerli” taşı bir kefede keçiboynuzu çekirdeğiyle karşı karşıya hayal ettim. hangisinin içinde cevher taşıdığı bu kadar belliyken koca insanlık olarak öbürünü mücevher sanma aptallığımıza inanamadım. ikisinden de bir avuç alıp toprağa atsak acaba hangisinin on yıl sonra daha değerli olacağını başkalarına anlatmanın bir yolunu düşündüm. içinde hayat taşıyan bir çekirdeği bahşederek bizi onurlandıran doğanın eninde sonunda, işe yaramaz elmasın peşinde birbirimizi gırtlaklamamıza da bir çıkar yol bulacağını ümit ettim. hayalimde dükkanın tüm takılarına pırlanta yerine bir keçiboynuzu çekirdeği koydum. yemin ederim çok yakıştı. hınzır hınzır gülümseyerek oyalandım.
işte o sabah, celal’in göz göre göre öldüğü haberini aldım. kendimi akşama atmayı başarınca gavurların “wake” dediği şeyi yaşadım, çok acıdı. bugün ikinci gün, kendimi biraz daha “funeral” havasında hissedebildiğim için yazabildim.
burası yazının o meşhur sonu. en başta merak ettiklerimin hepsini, neden bu kadar üzgün olduğumu ben anlamış bulunuyorum.
ayrıca ne sahneyi kurarak tüfek ateşlemeye meraklı bir yazarım ne de ölüme acemi. o yüzden burada daha bugün toprakla karşılaşmış ve bir daha hiçbirimizin ulaşamayacağı bir adamın çiçekli yastık olup okyanusa açıldığını okumayacaksıniz.
canım celal, bir keçiboynuzu çekirdeğinin bir karat pırlantadan daha değerli olduğunu unutmadığımız sürece sen de yaşarsın. aksi halde zaten ölmüşüz demektir.
u.utku hazar